top of page
  • Black Instagram Icon

Beslenme Keşiflerim • My Nutrition Finds

  • 9 May 2025
  • 16 dakikada okunur

(English below)


Bloga ilk başladığımda beslenmeyle ilgili bir yazı yazmıştım, hatta adı …-siz beslenmeydi. Diyetimde tüketmediğim epey bir besin grubu vardı yani. Artık öyle sıkı bir diyet takip etmediğimi belirterek başlayayım. Beslenme çok önemli gibi şöyle banal bir cümle kurayım. (Hadi be Duygu, sen de!) Kulağa hiç cazip gelmiyor ama öyle. Yani iyi bir uykunun, iyi bir beslenme düzenine sahip olmanın, hareket etmenin, sosyalleşmenin falan kıymetini bilmez hale geldik. Herkes mucize formüllerin, takviyelerin, kürlerin peşinde. Ki ben de öyley(d)im, üzerinde hala aktif olarak çalışıyorum bunun. Ufacık ayrıntılara takılıp resmin büyüğünü kaçırıyoruz. Yeme içme söz konusu olduğunda da vücudumuzu beslemek için değil, çoğu zaman midemizi ve egomuzu doyurmak için yiyip içiyoruz. İşin komiği bir de düzgün beslenme işini sırf kendimiz için değil, içimizdeki milyonlarca bakteri için de kotarmamız gerekiyor çünkü olağanüstü bir ortaklık, bir alışveriş var aramızda.


Neyse evet, beslenme. Uzun bir süre glutensiz, süt ürünsüz, yumurta beyazsız bir diyet sürdürdüm (gluten hala günlük rutinimde yok, onu belirteyim). Onun sebebi de bu besin gruplarının otoimmün hastalıklar için tetikleyici görevi görebilmesi. Hakikaten de yaptırdığım bir gıda intoleransı testinde hafif düzeyde de olsa bunlara intolerans çıkmıştı. Yani vücudum bunları tükettiğimde hoş görmeyip onlara ‘saldırıyor.’ Zaten otoimmün bir hastalık varlığında immün sistemin kafası karışık, kime tolerans göstereceğini ve kime saldıracağını hepten şaşırmış halde. “Bir de gıcık kaptığı besinler varsa onları tüketip üstüne ekstra yük bindirmeyeyim” idi derdim. Moleküler taklit denen bir olay da var, işte duymuşsunuzdur belki: Buğday, arpa ve çavdarda bulunan bir protein grubu olan gluten, tiroid dokusuna benzer protein sekansları içerdiği için otoimmün tiroid hastalığı Haşimato’su olanların glutenden imtina etmeleri de söyleniyor falan. “Böyle reaksiyonlar da mümkün olduğu için otoimmün hastalığı olanlar ne kadar az tetikleyici gıda tüketirse o kadar faydalı olabilir” idi bir dayanağım da.


Ama böyle kısıtlı kısıtlı hayat geçmiyor elbette. Ve bir noktada da bunun akıl sağlığımı etkilemeye başladığını fark ettim. Bir şeyin ‘yasak’ olması zihninde çok farklı bir bariyer yaratıyor insanın ve olur da ipin ucu kaçarsa, yasaklı şey her neyse kişiyi ondan çok daha fazla tüketmeye ve sonrasında muazzam bir pişmanlık duymaya ve kendini suçlamaya itiyor. En azından benim deneyimim bu yönde oldu genel manada. 2023 kışıydı, Şubat’ta liseden çok sevdiğim bir arkadaşımla Kaş’a seyahate gitmiştik. Haliyle kışın çok fazla açık yer seçeneği yoktu ve mevcut beslenme şeklimi sürdürmem çok zor olacaktı. Ben de tatil boyunca gluten de yedim, yoğurtlu mezeler de, peynir de, tam yumurta da… Tatlarını ne kadar özlediğimi fark ettim. Bunun yanında yedikten sonra kötüye gittiğimi hissettiren bir şey de yaşamadım. Çok enteresan gelmişti yani bunca süre ‘şeytanlaştırdığım’ ya da ‘korkarak kaçtığım’ şeyleri yiyordum ve keyfim inanılmaz yerindeydi. O tatil benim için bir dönüm noktası oldu.


Bir de Aralık 2022’de bir diyetisyenle kilo verme işine girişmiştim ve o dönem ne kadar inanmamak istesem de beslenmemde yaptığım birtakım ‘hatalar’ olduğu ortaya çıkmıştı. Duygucum sen eyvallah …-siz beslenme diyeti uyguluyor olabilirsin, günde iki öğün besleniyor olabilirsin ama ‘zeytinyağı da pek faydalı’ diye diye her öğünde salatana koyduğun üçer yemek kaşığı zeytinyağı da affedersin işin biraz b*kunu çıkarmakmış.Diyetisyenle ilerlediğim üç dört aylık süreçte porsiyon kontrolünü öğrendim. Sonra ipleri kendi elime alma zamanım geldiğinde metabolizma, obezite genetiği, beyinden gelen yeme güdüsü vs. hakkında kitaplar okudum ve beslenme işini iyice özümsedim. Yemek yeme konusunda kafamın çok rahat olduğu, kendimi çok huzurlu hissettiğim bir noktaya eriştim nihayetinde. Çünkü artık fazla yemek kadar az yemenin de marifet olmadığını, vücudumun ihtiyacı olan günlük enerji ihtiyacını karşılamanın ne kadar mühim olduğunu, bir yerden ekstra enerji sokuyorsan başka yerden kısman gerektiğini çünkü vücudun nihayetinde bir enerji dengesi olduğunu fark etmiştim.


Verdiğim kiloyu korumak için yediklerimin kalorisini takip etme işine giriştim ve resmen olağanüstü bir dünya serildi önüme. İki sene oldu hala kalori takibi yapıyorum. Kalori takibi sadece kilo vermek amacıyla yapılacak bir şey değil ama bence bu yönde yaygın bir kanı var. Vücuduna neden ne kadar girdiğini görmek, ne oranda besleyici bir diyetin olduğunun takibini yapmak inanın çok kıymetli. Hele bir de benim gibi yemekten aşırı keyif alan biriyseniz enerji sınırlarınız dahilinde çok çeşitli ve hiçbir şeyden mahrum kalmayacağınız bir takip yöntemi sağlıyor. Tabii ki bu benim deneyimim ve demek değil ki kalori takibi yapmak herkes için süper. İnsanın kendi sürdürebileceği modeli bulması asıl nokta.


Şöyle bir şey oldu bir de bende, beslenme dinamiğini biraz olsun anlamaya başladıktan sonra kalorinin ya da enerjinin nereden geldiği konusunda daha temkinli davranmaya başladım. Yani eskiden olsa bir oturuşta bir dilim pastayı silip süpürmek bana büyük bir keyif verirdi. Şu an bir durup düşünüyorum: Şu pastadan alacağım 300-400 kalori patlıcandan, fındıktan, yoğurttan, uskumrudan, nohuttan, kinoadan, pazıdan alabileceğim kalori hakkından çalıyor. Çok daha güzel bir enerji kaynağı sağlayabilirim aslında vücuduma, değer mi? İnanın öyle muzur şeylere, tabiri caizse kaçamaklara (ki bence insan psikolojisinde farkında olmadığımız bir yara da bırakıyor bu ‘hoş görülmeyen bir şeyi ara ara ya da gizlice yapma’ hali, bir nevi kendimizi kandırıyor gibiyiz), hiç ‘aç’ değilim artık. Ki beni bilen bilir, yemeyi çok severim. Eskiden böyle meyhane sofraları, bol bol mezelerin olduğu sofralar da çok hoşuma giderdi. Aşırılıktan yöne pek bir şeyim kalmadı, beynimde bir düğme kapandı sanki.





Bebeklik arkadaşımın çikolata dükkanı olduğu dönemde (o kadar lezzetli çikolataları vardı ki yarabbim) tamamen kendi yapımları kuruyemişli ve pekmezle tatlandırılmış glutensiz ürünleri vardı. Nasıl bir gözü dönmüşlükse geceleri uykumdan uyanır yemeye giderdim o çikolatalardan. Sene 2019 falan. Aç olmana imkan yok Duygu gecenin 3.30’unda, gidip çikolata mı tıkınıyorsun gerçekten?? Hadi bu ekstrem ama gerçekten hatırlamıyorum nasıl bir yeme düzenim(!) vardı eskiden. Kafama estiği gibi, zamansız, içeriği ve miktarı çok önemsemeden yiyordum herhalde. Sonra pandemi geldi çattı ve eve tıkılma halini herhalde kendim için olabilecek en faydalı ve üretken biçimde şekillendirdim. Üniversitenin son senesinin son dönemiydi, her şey online ortama taşınmıştı. Dersten kalan vakitte bol bol yoga yapıyor, evde yürüyor, tarif deniyor ve belki de en önemlisi, kitap okuyordum. Sağlıkla ilgili dönüm noktam pandemidir. Hem Türkçe hem İngilizce, bir sürü doktorun ve bilim insanının kitaplarını tek tek okumaya başladım. Kendime yakın hissettiklerimi sosyal mecralardan da takibe aldım, konuşmalarını dinledim, videolarını izledim, paylaşımlarını okudum. Öğrenmeye başladım. Tüm uzmanların ana bir konusu, bir gündemi vardı. Herkesten öğrendiğim bilgileri ufak ufak kendimde harmanlamaya başladım. Beş sene olmuş, hala devam ediyorum buna.


Bunu yemeye bağlayacak olursam, o zamanlar aralıklı açlık, ya da intermittent fasting (IF), yeni yeni konu oluyordu. Saldım çayıra mevlam kayıra yeme düzenimi yeme faslı ve aç kalma faslı şeklinde düzenleyerek IF uygulamaya başladım. Günde iki öğün, hatta bazen tek öğün (üç günlük su açlıkları uyguladığım bile oldu ki şimdiki aklımla asla önermiyorum; zor muydu peki Duygu senin için, hayır). Saatiyse önemsemiyordum hiç. Şimdi dönüp baktığımda bu düzenin bana uzun vadede zarar verdiğini/verebileceğini anlıyorum ama o dönem yeme/ara verme alışkanlığını kazandım, hem de açlık çekmeden. Açlık insülin düzeylerimde bu beslenmeyle harika bir düşüş yakaladım ve ideal düzeylere getirdim. (Bu noktada ufak bir uyarıda bulunacak olursam, hormonları doğrudan etkilediği için özellikle kadınların böyle beslenme değişikliklerini kesinlikle görüşlerine güvendiği bir uzman eşliğinde yapmalarını öneririm. Çok düşük kaloriler, tek öğün beslenmeler vs. sistemi bozabilen şeyler.)


Biraz böyle kah iki öğün kah bir öğün, saati umursamadan bir süre gittim. Daha sonra okudukça vücudun yaklaşık 24 saate ayarlı ve hiç sekmeden ışığa, güneş ışığına bağlı bir düzeni, bir ritmi olduğunu öğrendim: sirkadiyen ritim. Uyku mevzusunda belki daha kapsamlı ele alırım bunu ama ağzımıza koyduğumuz gıdanın muhteviyatı kadar o gıdayı ne zaman ağzımıza koyduğumuzun da son derece önemli olduğunu öğrendim. Vücudun her şeyi yaptığı bir zaman var, akşam vaktiyse 3-4 saatlik bir sindirim sürecine değil, vücudun tamirine ve dinlenmesine ayrılmış durumda aslında. Geç saatte yediklerimi sindirmekle uğraşsa (ki zaten saat sebebiyle bunu gündüz vakti kadar verimli yapamayacak) yeterince dinlendirici bir uyku çekemeyeceğim. Hal böyle olunca yemek yediğim saati aktif olarak erkene çekmeye başladım. En geç saat 17.00’de ağzıma son lokmayı koymuş olmayı hedefliyordum genel olarak. Sabah 9-10 kahvaltı, akşam 16-17 gibiydi iki öğün yeme düzenim.


2024 yazına ileri saralım, sağlığımla ilgili MS’le alakasız, hormonlara bağlı yaşadığım çeşitli durumlar sebebiyle baktırdığım kan tahlillerinde kan şekeri profilimi iyi bulmadığım için öğün sayımı 3 ana, 1 ara öğün olacak şekilde değiştirdim. Uyku yazısında zaten bahsedeceğim ama ÇOK erkenciyim. Yani 5.30 uyanış, 20.30 yatış falan diyebiliriz. O nedenle 7 gibi kahvaltı ediyorum, hala da en geç 17’de yeme faslını kapatıyorum. Yatmadan 3,5-4 saat önce yeme işi sona ermiş oluyor yani. Uykum da beni toparlamaya kalıyor (umarım).


Saati söyledim. Peki ne yiyorum? Instagram gönderisinde paylaştığım fotoğraflardan genel bir tablo çıkıyordur zaten diye düşünüyorum. Bitkileri ve tam gıdaları öncelediğim bir diyetim var şu an. Doğayı ona en yakın haline uygun olarak tüketmek gibi düşünebiliriz. Aklınıza gelebilecek, mevsimine uygun (burası çok önemli) her tür sebze, meyve, bakliyat, tahıl, kuruyemiş, tohum ve yeşillik her öğün tabaklarımın en büyük kısmını oluşturuyor. Sıvı formdaki %100 yağlardan ziyade doğal olarak sağlıklı yağ içeren tam gıdaları tercih ediyorum: zeytin, avokado, kuruyemiş, tohum vb. Sıvı yağ kullanacaksam her zaman zeytinyağını tercih ediyorum ama gözümde doğadaki haline en yakın form olduğu için her zaman zeytin>zeytinyağı ya da avokado>avokado yağı. Et (sakatat dahil), tavuk, hindi, balık tüketiyorum ama artık bitkisel protein kaynaklarına da çok öncelik veriyorum. Ağırlıklı olarak hayvansal kaynaklardan protein alıyordum eskiden ama bunu yarı yarıya değiştirdim diyebilirim (bir de yeterli protein tüketmenin önemini çok geç keşfettim).


İşlenmiş et ürünlerine diyetimde pek yer yok, çok nadiren yiyorum. Süt ürünlerine de döndüm. Yoğurt (çoğunlukla annemin yaptığı ev yoğurdu), kefir ve peynir eksik olmuyor diyetimden. Sütü genelde böyle fermente formlarda tüketmeye özen gösteriyorum ama son zamanlarda laktozsuz sütle yaptığım yulaf lapalarına da bir düşmedim değil. Ha bir de üç çeşit baharat karışımım var. Hiç saymaya kalkmayayım yani yok yok içlerinde gerçekten. Gün içinde çeşit çeşit sepiştiriyorum yediğim yemeklere. Ayrıca turşu yemeye bayılıyorum. Her öğünümde de limon ve/veya bir çeşit sirke oluyor: elma, alıç, üzüm gibi daha klasiklerin yanı sıra keçiboynuzu, mandalina, gilaburu, incir, ayva, karpuz, enginar vs. sürüsüne bereket sirke tüketiyorum.


Her gün mutfağa giriyorum. Kendim için sağlığıma katkıda bulunacak böyle bir yemek hazırlama faaliyetinde bulunmak fiziken beni zaman zaman zorlasa da zihnen ve ruhen bana çok iyi geliyor. Fiziken de hareket oluyor, o da işin artısı, o ayrı. Dışarıda olma sebebim yemek çevresinde gelişmemişse, yani sosyalleşme olarak bir restorana ya da kafeye gitmiyorsam, dışarıda olduğum zamanlar genelde evde yaptığım yemeği yanımda taşıyorum. Ya da içeriğinin ‘iyi’ olduğunu düşündüğüm meyve-kuruyemiş ya da granola barlar kurtarıcım oluyor. 


İçecek konusuna da değinecek olursam, bol su içiyorum. Kefiri söyledim zaten, probiyotik olarak ayrıca kombuchaları da çok seviyorum, farklı farklı lezzetlerde oluyorlar hibiskus, ananas cart curt. Soda içiyorum. Sabahın erken saatlerinde, genelde kahvaltı ederken yeşil çay ve kahve içiyorum. Kafein beni çok etkilediği ve uykumu da kaçırmaması için günün çok erken saatlerinde kafein tüketimimi sonlandırıyorum. En geç öğlen 12 diyeyim. Ama kahvenin tadına ve kokusuna ba-yı-lı-yo-rum, öğleden sonra içeceksem kafeinsiz kahve tercih ediyorum. Evde de kafeinsiz alternatif bulunduruyorum hep. Ayrıca özellikle yaz aylarında önceden demleyip soğuttuğum bitki çaylarını içmeyi de çok seviyorum.



Alkolü artık bıraktım diyebilirim. Başta bilinçli bir tercih değildi, 2018’de bir meyhane gecesi sonrası kendimi çok kötü hissettim ve bir süre alkol istemez vaziyette buldum kendimi. Sonra da yavaş yavaş uzaklaştım. Arkadaşlarım bilirler, bir alkol ortamı varsa genelde churchill, soda ya da suyla eşlik ederim. Hani çooook özel bir okazyon varsa ya da bir şekilde canım falan çekmişse belki içerim belki. Zaten zerre faydası olmayan bir uyuşturucu. Neyse giderayak tu kakalamayayım…


Tarım zehirlerinin, pestisitlerin zaten bilincindeydik ama üstüne pek düşmüyorduk ne yalan söyleyeyim. (Hangi birine sıra gelsindi yani, yaşam tarzı değişikliklerinin peyderpey yapılması en doğrusu gibi geliyor bana. Aksi takdirde kişi başarısız olduğu hissine kapılıp düş kırıklığına uğruyor ve değişiklikler sürdürülebilir olmuyor.) Ama bitki tüketimimdeki çarpıcı artışla beraber annemle ilaçsız tarım yapan üreticilerden ürün almaya karar verdik. Olabildiğince böyle üreticilerden alışveriş yapıyoruz artık, hatta bildikleriniz varsa siz de benimle paylaşabilirseniz çok mutlu olurum. Gerçek bir değişim yaratmak nihayetinde tüketicinin elinde. Biz ne talep ediyorsak üreticiler de onu üretiyorlar. İlaçsız, ata tohumlarla tarım yapan üreticileri desteklemek çok önemli.


Çok savruldum bu zamana kadar, özellikle beslenme konusunda. Dediğim gibi kendime bir dönem çok şeyi yasakladım, bir dönem yedirmedim, bir dönem de kendimi sıkı sıkıya saatle sınırladım. Şu an öyle bir noktadayım ki vücudumun ihtiyaç duyduğu enerjiyi ona sağladığım, olabildiğince temiz içeriklere erişmeye çalıştığım, doğayı olduğu en yakın hali doğrultusunda tüketmeye gayret ettiğim, midemden öte sadece kendi hücrelerimi de değil, bakterilerimi gözeterek bol lifli yediğim bir beslenmem var. Erken saatlerde yiyip bitiriyorum ama sosyal durumlara göre esnemeyi de biliyorum artık. Yaptığım hiçbir şeyden, hiçbir tercihimden pişman değilim. Hepsi bir denemeydi ve bana çok şey öğretti. Bu kadar fazla şey deneyimlememiş olsam şu an bulunduğum o kafası rahat konuma ulaşmam mümkün olmazdı. Her şey gibi bu da bir yolculuk ve ben üstüne kata kata ilerlemeye devam edeceğim. 


Dileğim kendimizi öncelemeyi unutmamamızdır, hiçbir alanda. Biz kendimiz iyi oldukça çevremize ve dünyaya da faydamız dokunur, iyilik getirebiliriz diye düşünürüm. Uzuuun bir rutin yazısıydı, sonrakilerde görüşmek üzere der, sıkı sıkı kucaklarım hepinizi.


•••


When I first started this blog, I had written a post about nutrition—its title was something along the lines of …-free diet. I had eliminated quite a few food groups from my diet back then. Let me start by saying: I no longer follow such a strict regimen. Let me also throw in a cliché like, “Nutrition is really important” (oh come on, Duygu, seriously?). It doesn’t sound very appealing, but it’s the truth. We’ve lost touch with the value of good sleep, a solid diet, movement, and socializing. Everyone’s chasing miracle formulas, supplements, and cleanses. I was too—and in some ways, I still am. I’m actively working on it. We fixate on minor details and miss the big picture. When it comes to food, we mostly eat not to nourish our bodies, but to satisfy our stomachs—and our egos. And the funny thing is, proper nutrition isn’t just for us. We have to do it for the billions of bacteria inside us too. There’s a phenomenal partnership at play here.


Anyway, yes—nutrition. For a long while, I followed a gluten-free, dairy-free, and egg white-free diet (gluten still isn’t part of my daily routine, just for the record). That’s because these food groups can act as triggers for autoimmune diseases. In fact, a food intolerance test I had done showed mild sensitivities to all three. Basically, when I consume them, my body doesn’t take kindly to it and reacts as if under attack. And in the presence of an autoimmune disease, your immune system is already confused—it’s not sure who to tolerate and who to attack. My logic was: If there are already foods my body’s annoyed by, why add to the load?” There's also something called molecular mimicry—you might’ve heard of it. Gluten, a protein found in wheat, barley, and rye, shares a similar sequence with thyroid tissue, which is why people with autoimmune thyroid disease (like Hashimoto’s) are often advised to avoid it. That was another basis for my reasoning: the fewer dietary triggers, the better.


But of course, life doesn’t work well under such tight restrictions. And at some point, I realized it was affecting my mental health. Labeling something as “forbidden” creates a huge mental block. If things slip even slightly out of control, you end up overindulging in that “forbidden” thing, feeling deeply regretful, and blaming yourself. At least, that was my experience. It was the winter of 2023—February. I went on a trip to Kaş with a dear high school friend. Since it was off-season, there weren’t many open restaurants, and keeping up my dietary restrictions was going to be tough. So on that trip, I ate gluten, yogurt-based mezes, cheese, whole eggs... and realized how much I had missed those flavors. What’s more, nothing I ate made me feel worse afterward. It was such a strange realization—there I was, eating things I’d long demonized or feared, and I was in a fantastic mood. That trip was a turning point for me.


Also, back in December 2022, I had started seeing a dietitian to lose weight. Even though I didn’t want to believe it at first, it turned out I was making some mistakes. Sure, Duygu, you might be on a “-free” diet and eating only two meals a day, but come on—pouring three tablespoons of olive oil onto your salad every meal because “olive oil is healthy”... yeah, that’s overdoing it. During the three to four months I worked with the dietitian, I learned portion control. Later, when it was time to take the reins myself, I started reading up on metabolism, obesity genetics, brain-driven eating impulses, and so on. I began to really absorb the whole nutrition thing. I eventually got to a place where I felt calm and at peace around food. I understood that eating too little is just as problematic as eating too much. That it’s vital to meet your body’s daily energy needs. That if you're adding extra energy somewhere, you need to make room elsewhere—because, in the end, your body operates on an energy balance.


To maintain the weight I’d lost, I started tracking my calorie intake—and suddenly, a whole new world opened up. It’s been two years, and I’m still doing it. Calorie tracking isn’t just for losing weight, even though that’s a common misconception. Understanding what you’re putting in your body and how much, and whether your diet is actually nutritious—that’s invaluable. And if, like me, you really enjoy eating, it allows you to stay within your energy limits while still eating a wide variety and not depriving yourself of anything. Of course, this is just my experience—it doesn’t mean calorie tracking is right for everyone. The key is to find a model you can sustain.


Something else shifted for me, too. Once I started understanding the dynamics of nutrition, I became more mindful of where my calories came from. There was a time when devouring a slice of cake brought me pure joy. Now, I pause and think: that 300-400 calories could come from eggplant, hazelnuts, yogurt, mackerel, chickpeas, quinoa, or Swiss chard instead. I could be fueling my body with something far more valuable—so is it worth it? Honestly, I no longer crave those indulgent treats. I think that whole “cheat food” concept leaves an unconscious scar—sneaking something ‘bad’ here and there, as if we’re fooling ourselves. I’m just not into that anymore. And anyone who knows me knows—I love food. I used to adore those elaborate meze spreads and tavern-style dinners. That pull toward excess has faded. It’s like a switch flipped in my brain.



Back in 2019 or so, when my childhood friend owned a chocolate shop (and oh my, those chocolates were divine), she made gluten-free, nut-packed, molasses-sweetened treats. I would literally wake up in the middle of the night to go eat them. I mean—Duygu, really? 3:30 AM? No way you’re actually hungry. But that was the extreme. Honestly, I don’t even remember what my eating habits were back then. I ate whenever, however much, and whatever I felt like, with little thought to timing or content.


Then came the pandemic. And that forced confinement turned out to be one of the most productive and transformative periods of my life. It was the final semester of university, and everything had moved online. I spent my free time doing yoga, walking around the house, experimenting with recipes, and most importantly—reading. That’s when things truly shifted for me health-wise. I started reading books, in both Turkish and English, by countless doctors and scientists. I followed the ones I resonated with on social media, listened to their talks, watched their videos, read their posts. I began learning. Every expert had their own focus, their own message. I gradually started synthesizing everything I learned. It’s been five years—and I’m still at it.


Bringing it back to food—around that time, intermittent fasting (IF) was just starting to gain traction. I structured my eating into eating and fasting windows, and started doing IF. Two meals a day, sometimes just one. I even did three-day water fasts (which I definitely wouldn’t recommend now). Was it hard? Honestly, no. I didn’t care about the timing either. But looking back, I realize that routine wasn’t sustainable long-term. Still, it helped me develop an awareness around eating and not eating—without feeling deprived. My insulin levels dropped beautifully and reached an ideal range. (Just a side note here: since nutrition affects hormones directly, especially for women, I strongly recommend making these changes under the guidance of a trusted expert. Ultra-low calories or one-meal-a-day routines can throw your system off.)


So I kept going—sometimes one meal, sometimes two, without obsessing over time. Then I learned that our bodies operate on a 24-hour cycle intricately tied to light—sunlight, specifically. This internal clock is called the circadian rhythm. I might go deeper into this when I write about sleep, but what and when we eat is equally important. Your body has specific times for everything. Evenings aren’t for digesting food—they’re for repair and restoration. If my body is busy digesting a late meal, it won’t get proper rest. So I began actively shifting my eating earlier. My general aim became finishing dinner by 5:00 PM. Breakfast around 9 or 10, and dinner by 4–5 PM.


Fast forward to summer 2024. Due to some hormone-related (but not MS-related) issues, I had my bloodwork done. I wasn’t happy with my glucose profile, so I switched to three main meals and one snack. I’ll go into more detail in my sleep post, but yes—I’m an early bird. I wake up at 5:30 AM and go to bed around 8:30 PM. So I now have breakfast around 7 AM, and still aim to finish eating by 5 PM. That means there’s a solid 3.5–4 hour window before sleep. The rest is up to sleep to help me heal (fingers crossed).


What do I eat, though? You’ve probably gotten a general idea from the photos I posted on Instagram. My diet now prioritizes plants and whole foods. Think of it as eating nature as close to its original form as possible. Any kind of seasonal (very important!) vegetable, fruit, legume, grain, nut, seed, and leafy green makes up the bulk of my plate. I opt for whole food sources of healthy fats—like olives, avocado, nuts, seeds—rather than liquid oils. When I do use an oil, it’s always olive oil, but I still value olive>olive oil and avocado>avocado oil. I still eat meat (including organ meats), poultry, turkey, and fish—but I now prioritize plant-based proteins too. I used to rely mostly on animal protein, but I’d say I’ve brought it to a 50/50 balance. (And I discovered the importance of adequate protein way too late.)


Processed meats rarely appear in my diet. I’ve also returned to dairy—especially homemade yogurt (my mom makes it), kefir, and cheese. I try to consume milk in fermented forms, but I’ll admit I’ve fallen for lactose-free milk in my oatmeal lately. I’ve also got three spice blends I rely on. I won’t even try to list the ingredients—there’s everything in there. I sprinkle them on meals throughout the day. I love pickles. Every meal includes lemon and/or vinegar—classic types like apple, grape, hawthorn, and more niche ones like carob, tangerine, cranberry, fig, quince, watermelon, artichoke… you name it, I drink it.

I cook every single day. Preparing meals that support my health can be physically tiring, but it’s deeply nourishing for my mind and soul. Plus, it gets me moving, which is a bonus. If I’m not out for a food-related social gathering, I usually bring my homemade meals with me. Or I rely on fruit, nuts, or granola bars with good ingredients.


As for drinks—I drink lots of water. I already mentioned kefir, but I also love kombucha in various flavors—hibiscus, pineapple, and more. I drink mineral water. Early in the morning, usually with breakfast, I have green tea and coffee. Since caffeine affects me a lot, I stop all caffeine by noon to protect my sleep. But I adore the taste and smell of coffee. If I want it in the afternoon, I go for decaf. I always keep decaf options at home. In summer, I love drinking herbal teas brewed in advance and chilled.



I’ve basically quit alcohol. Not that it started as a conscious decision—I just felt awful after a night out in 2018 and didn’t feel like drinking anymore. I slowly drifted away from it. My friends know—I usually stick with mineral water, churchill, or plain water at social events. On very rare occasions, I might have a drink—but really, alcohol is just a legal drug with zero benefits. Anyway, no need to vilify it on the way out...


We were already aware of pesticides and agricultural chemicals, but we didn’t really act on that knowledge—let’s be honest. (There are only so many changes you can make at once. Gradual lifestyle changes are more sustainable. Otherwise, you get discouraged and give up.) With my increased plant consumption, my mom and I decided to start buying from pesticide-free farmers. We try to stick to those as much as possible now. If you know any good ones, I’d love it if you shared them with me. Real change is in the hands of the consumer. Producers make what we demand. Supporting farmers who use heirloom seeds and natural methods is crucial.


I’ve swayed a lot over the years, especially in terms of nutrition. Like I said—I’ve banned things, deprived myself, and restricted myself with strict schedules. Now I’m in a place where I nourish my body with the energy it needs, aim for clean ingredients, try to consume nature in its most original form, and eat with fiber-rich variety that supports not just my cells but also my microbiome. I eat early, but I’ve learned to be flexible depending on social situations. I don’t regret a single thing. Every step was a learning experience. Without all of those phases, I wouldn’t be as at peace as I am now. This too is a journey, and I’ll keep building on it.



My hope is that we never forget to prioritize ourselves—in all areas of life. When we’re well, we can bring goodness to others and the world around us. This was a loooong routine post—until next time, I’m sending you all a big hug.



Cover photo credit: Photo by Fallon Michael on Unsplash


 
 
 

Yorumlar


bottom of page